















AdamS FamiLy
Yönetmen:
Barry Sonnenfeld
Oyuncular:
Anjelica Huston, Raul Julia, Christopher Lloyd, Joan Cusack, Christina Ricci, Carol Kane, Jimmy Workman, Kaitlyn Hooper, Kristen Hooper
Aşklarını yenileyen Gomez (Raul Julia) ve Morticia’nın (Anjelica Huston) erkek çocuklarının dünyaya gelişiyle Addams malikanesine yeni bir ses gelir. Fester’ın (Cristopher Lloyd) şehvet düşkünü dadı Debbie Jilinsky’nin (Joan Cusack) peşine düşmesiyle Wednesday (Christine Ricci) ve Pugsley (Jimmy Workman) onun aslında kara bir dul olduğunu ve Fester’ı da ölü koca koleksiyonuna eklemek istediğini keşfederler.
Fester’ın dadıyla evlenmesi ve ardından da çocukları yaz kampı için evden uzaklaştırmaya çalışmasıyla ailede soğuk rüzgarlar esmeye başlar. Ancak Wednesday henüz son sözünü söylememiştir.
DraCuLa
…Anahtarı bulmak için bedeni aramam gerektiğini biliyordum, bu yüzden kapağı kaldırdım ve duvara dayadım; ve sonra ruhumu korku ile dolduran bir şey gördüm. Kont orada yatıyordu, ama sanki gençliği yenilenmiş gibi görünüyordu, çünkü beyaz saçları ve bıyığı karanlık bir demir grisine dönüşmüştü; yanakları daha dolgundu ve beyaz derisinin altı yakut kırmızısı görünüyordu; ağzı her zamankinden de kırmızıydı, dudaklarında taze kan damlaları vardı ve ağzının kenarlarından aşağı akıyor, çenesinden ve boynundan süzülüyordu. Derin, alev alev gözleri bile şişmiş etlerin arasına gömülmüş gibi görünüyordu, çünkü gözkapakları ve göztorbaları kabarmıştı. Sanki korkunç yaratık tamamen kanla dolmuş gibiydi; doygunluk içinde bitkin düşmüş, pis bir sülük gibi yatıyordu orada…
Dracula…
Gerilim ve korku türünün başyapıtı…
Viktorya Dönemi’nin aşırı ahlakçı görünümünün ardında yatan karanlığı ve ikiyüzlülüğü açığa vuran bir anlatı. Stoker bu yapıtıyla, yaşadığı dönemin ahlakçı ve bilimci ütopyacılığını, kana susamış bir vampirin şahsında, ustalıklı bir biçimde eleştiriyor
Bram Stoker’in kitabından 1992′de sinemaya uyarlanan filmin yönetmenliğini Francis Ford Coppola yapmıştır. 3 oskar ve daha birçok ödül kazanan film , muazzam bir oyuncu kadrosuyla karşımıza çıkar.
Eflak voyvodası Vlad Dracul Haçlı seferindeyken karısına düşman tarafından kocasının savaşta öldüğü yalanı söylenir. Kocasının ölümüne dayanamayan Elisabetha bulunduğu şatonun surlarından kendini aşağı bırakarak ölümü seçer. Geri döndüğünde karısının ölüm haberiyle yıkılan Vlad Dracul , Tanrı’ya ve uğruna savaştığı hristiyanlığa lanet ederek kan içer ve ölümsüzlüğü seçer. Birkaç yüzyıl sonra karısının reankarnesinin İngiltere’de olduğunu öğrenmesiyle filmin konusu gelişir. .
Dracula bir korku filmi olmaktan ziyade çok hüzünlü bir aşk hikayesidir. Buna rağmen bir korku filminde olması gereken sahnelerinden nasibini almıştır. Genel olarak Victoria dönemi İngilteresinde geçen film dekor ve kostüm bakımından da oldukça başarılıdır. Dracula’yı oynayan Gary Oldman’ın makyajı bana göre gelmiş geçmiş en başarılı vampir tiplemesini ortaya çıkartmıştır.
Bu filmin bana göre en etkileyici yanı Dracula’nın duygusal bir bağla yaşayan bir insana bağlı olmasıdır. Aşık bir vampir hernakadar kulağa tuhaf gelsede bu hikayede okadar güzel işlenmiş ki kavuşsunlar ömür boyu vampir olarak birlikte yaşasınlar istiyor insan. Ama her dramatik aşk filminde olduğu gibi bu filminde sonunda gözyaşı var. Yinede sonunda bir huzura kavuşma ve barış olduğu için tamamen kötü bitiyor denemez. Ne de olsa filmin ana teması gerçek aşk asla ölmez..
Hikayenin en önemli noktalarından biri Dracula’nın Mina’nın nişanlısını tutsak tuttuğu ve daha sonraki dönemde ona asla zarar vermemesidir. Filmde istediği kadar fareleri canlı canlı yesin Draculanın asla evil bir karakter olduğuna inanmıyorum.
Filmin benim için en unutulmaz sahnesi Vlad Dracul’un İngiltere’de Mina ile sokakta ilk karşılaşma anıdır. Gary Oldman’ın üzerinde o dönemin modası olan uzunca bir ceket , kafasından fötür şapka , yuvarlak gözlükler vardır. Bu sahneden beri Gary Oldman’a herzaman uzun saçın çok yakışacağını düşünmüşümdür ama ne yazık ki kelleşti . Gerçi bence hala karizmasından birşey kaybetmiş değil.
Gary Oldman … Dracula
Winona Ryder … Mina Murray/Elisabeta
Anthony Hopkins … Professor Abraham Van Helsing
Keanu Reeves … Jonathan Harker
Richard E. Grant … Dr. Jack Seward
Cary Elwes … Lord Arthur Holmwood
Bill Campbell … Quincey P. Morris
Sadie Frost … Lucy Westenra
Tom Waits … R.M. Renfield
Monica Bellucci … Dracula’s Bride
Michaela Bercu … Dracula’s Bride
Florina Kendrick … Dracula’s Bride
Jay Robinson … Mr. Hawkins
I.M. Hobson … Hobbs
Laurie Franks … Lucy’s Maid
Van HeLSinG
Karpat Dağlarının derinliklerinde Transilvanya ismini taşıyan esrarengiz ve mistik bir ülke vardır. Şeytani güçlerin hala yaşadığına inanılan bu topraklarda her türlü tehlikenin var olduğu güneşin doğuşu kadar doğaldır. İnsanoğlunun en büyük kabusu kabul edilen canavarlar bu topraklarda hayat alanı bulurlar.
19. yüzyıl Londra´sı, Roma´sı, Paris´i ve Transilvanya´sını kapsayan bu dünyada insanoğlu sürekli bir tehdit altındadır. İnsan ırkına karşı sonu gelmez bir savaş açmış olan yaratıklar, çok çeşitli formatlarda bedenlenmiş canavarlara dönüşerek sürekli saldırılar düzenlemektedir. İnsanoğlundan binlerce yılın intikamını almak amacıyla elele vermiş olan Dracula, Frankenstein, Kurt Adam gibi canavarlar, insan ırkını toptan yok etmek için saldırılarını hızlandırmışlardır.
Bu ürkütücü ortama insanoğlunu kurtarma görevini üstlenmiş bir kahraman gelir. Bu kahraman, efsanevi vampir avcısı Van Helsing´dir. Vatikan´da faaliyet gösteren gizli bir kuruluş adına çalışan Van Helsing, bölgeye dehşet saçmakta olan Kont Dracula´yı alaşağı etmek amacıyla Transilvanya´ya gelir. Orada Anna Valerious adlı korkusuz bir kadınla tanışır. Anna´nın ailesi kuşaklardan beri vampirler yüzünden lanetlenmiştir. Bu uğursuz lanetten kurtulmasının tek yolunun vampiri yenmek olduğunu öğrenince onunla güçbirliği yapma yoluna gider
THE CROW
Bu güne kadar dört adet The Crow filmi çekildi, bunlar;
The Crow, 1994
The Crow : City Of Angels, 1996
The Crow : Salvation, 2000
The Crow : Wicked Prayer, 2005
Ama içlerinde bence en güzeli serinin ilk filmi olan Brandon Lee’nin başrollerinde oynadığı 1994 yapımı The Crow filmiydi.
Film ile ilgili bilgiler vermeden önce The Crow nedir,nerden çıkmıştır buna bir göz atalım
The Crow nedir, nerden çıkmıştır?
The Crow serisinin ana temasını oluşturan çizgi romanlar James O’Barr tarafından yazılmıştır. James O’Barr, trajik bir trafik kazasında nişanlısı Bethany’nin sarhoş bir sürücünün kullandığı araba tarafından öldürülmesi sonrasında çok sıkıntılı günler yaşamaya başlamış. Bu yaşadığı sıkıntılı dönemden kurtulmak için kendisini çizime verir, daha sonraları ise gazetede okuduğu bir haberden ( Detroit’te bir çiftin 20$ lık nişan yüzükleri için öldürülmesi olayı ) oldukça etkilenir ve bunun bir hikayenin başlangıcı için güzel bir çıkış noktası olduğuna karar verir ve 1981 yıllarında Berlin’de ilk The Crow çalışmalarına başlar. İçinde bulunduğu sıkıntılı yaşam yüzünden eserini tamamlaması uzun bir süre alır.James O’Barr hikayesinde kullandığı karakterleri kendi hayatından seçmiş,gerçek kişileri karakterleri ile özdeşleştirmiştir.Hatta filmde yer alan çete üyelerinin isimleri de Detroit deki duvar yazılarında alınmış gerçek çete üyeleri isimleridir. (T-Bird, Tom-Tom, Top Dollar, Spooky Stone gibi) Bunun üzerine olayları hikaye üzerine oturtarak hikayeyi tamamlamıştır.
Bu yazının devamı ve daha fazla ayrıntı için bu röportajı okuyabilirsiniz.
Peki The Crow nasıl beyazperdeye taşınmış?
Çizgi romanın başarısından sonra 80li yılların sonunda film yapımcısı Jeff Most film için 1500$ gibi komik ücret önermiş.Filmin kült ve efsanevi olmasının ise iki ana nedeni var.Bunlardan birincisi filmin yönetmenliğini Alex Proyas’ın üstlenmesi ve ikincisi ise başrollerinde efsane karate ustası Bruce Lee’nin oğlu Brandon Lee’nin yer almasıydı.İlk başlarda birbirlerini tanımayan James O’Barr ve Brandon Lee film çekimlerinde çok iyi anlaşmaya başlamış ve çeşitli röportajlarda James O’Barr,Brandon Lee için küçük kardeşim diye bahsetmeye başlamış. Filmin çekimlerinin bitmesine 8 gün kala Brandon Lee’nin yanlış doldurulmuş bir silah tarafından çekim sırasına vurularak öldürülmesi bu yüzden James O’Barr’ ı hayatı boyunca sarsan ikinci büyük olay olur.
Romanın üzerinden 22 yıl, filmin üzerinden ise 12 yıl geçmesine rağmen The Crow çizgi roman severler için hala bir kült olmaya devam etmektedir.
The Crow Hakkında Bazı Bilgiler
The Crow tüm zamanların en çok satan bağımsız siyah beyaz çizgi romanıdır.
The Crow birçok dile çevrilmiş ve dünya üzerinde çeyrek milyondan fazla kopya satmıştır.
James O’Barr, Fransa’da düzenlenen Uluslararası Çizgi Roman Festivalinde ödül alan ikinci Amerikalı olarak tarihe geçmiştir.
The Crow filmi çoğu listede gelmiş geçmiş en iyi çizgi romandan filme uyarlaması olarak gösterilmektedir.
The Others [ DiqeRLeRi ]
Yönetmen : Alejandro Amenábar
Senaryo : Alejandro Amenábar
Yapım : 2001, İspanya…
Tür : Korku/ Gerilim
Oyuncular
Nicole Kidman, Fionnula Flanagan, Alakina Mann, James Bentley, Eric Sykes, Christopher Eccleston, Elaine Cassidy, Renée Asherson, Gordon Reid
2. Dünya Savaşı’nın son günlerinde, tenha Jersey Adası’nda bir genç kadın kocasının cepheden dönüşünü beklemektedir. Grace iki çocuğunu Viktorya tarzı büyük ve güzel evinde büyütmekte ve sadece orada güvende olabileceklerine inanmaktadır.
Fakat artık güvende değildirler…
Açıklanamaz şekilde ortadan kaybolan hizmetçilerinin yerine gelen üçlüyle beraber şaşırtıcı olaylar başlar. Grace’in kızı, evin her odasını gezen belirsiz varlıklar gördüğünü ve onlarla konuştuğunu iddia etmektedir. Başlangıçta Grace, kızın sözlerine inanmamakta dirense de, çok geçmeden bu davetsiz misafirlerin varlığını kendisi de hissedecektir.
Grace, onların kim olduğunu ve ailesinden ne istediklerini öğrenebilmek için herşeyden vazgeçmeli ve doğaüstü inançların ortasında kendi cevaplarını bulmalıdır…
ÖLü GeLin
19. yüzyılda bir Avrupa kasabasında yaşayan ve Victoria ile evlenmek üzere olan Victor, şaka olsun diye elindeki nikah yüzüğünü yolda gördüğü bir iskeletin parmağına takar. Bu iskelet ölmüş bir kıza aittir ve ceset zombie’ye dönüşür. Canlanan kız, artık Victor’un kendisinin kocası olduğunu iddia eder.
HayaLet SuvaRi
Konu : Ichabod Crane 18. yüzyılda adli tıp ile ilgili suçlara zamanının ötesinde yöntemlerle yaklaşan polistir. Bu kez görevi New York yakınlarındaki Sleepy Hollow adlı köyde işlenen cinayetlerin sırrını çözmektir. Güneşin neredeyse yüzünü hiç göstermediği, insanların geceleri pencerelerini sıkı sıkı kapattıkları bu köyde, inanılan ve durmadan anlatılan bir efsane vardır ve bu efsane gerçeğe dönüşmüştür.
Vücudunda başı olmayan bir atlı geceleri gelerek kılıcıyla köydeki insanların başlarını kesmekte ve bu kesik başları yanında götürmektedir. Aynı zamanda bir bilimadamı olarak böyle hikayelere inanmayan Crane, olayı kendi gözüyle görünce fikri değişir. Köydekiler bunu uzun yıllar önce başı kesilerek ölen adamın yaptığını anlatırlar. Crane, olayın derinliklerine indikçe bu başsız adamın rastgele değil bir amaç çerçevesinde bu katliamları yaptığını keşfeder.
Yönetmen
Tim Burton
Türü
Gerilim
Oyuncular-Karakterler
Johnny Depp
Ichabod Crane
Christina Ricci
Katrina Van Tassel
Miranda Richardson
Lady Van Tassel
MakaS eLLeR
(Edward Scissorhands)
Yönetmen : Tim Burton
Oyuncular : Johnny Depp, Winona Ryder
Stüdyo : 20th Century Fox
Batman” ve “Beetlejuice”‘un yönetmeni Tim Burton’dan son derece sıradışı bir karakter üzerine unutulmaz bir masal. Johnny Depp, Winona Ryder ve Dianne Wiest sizlerle. Mucidinin ani ölümü, Edward’ın yarıda kalmasına yolaçar, elleri yerine uzun, keskin metal parçaları vardır
Batman Begins – (Batman Başlıyor)
Milyoner anne babasının gözlerinin önünde katledilmesi genç Bruce Wayne’de intikam takıntısına neden olan karşı konulmaz bir travma yaratır. Fakat kader bu şansı elinden alır. Ninja tarikatının lideri, tehlikeli ama onurlu bir adam olan Ra’s Al-Ghul’e danışmak için Doğu’ya giderek ortadan kaybolmasının ardından geri döndüğünde Wayne; Gotham şehrini organize suç örgütleri ve tehlikeli suçlular tarafından istila edilmiş; miras olarak aldığı şirketi ise ellerinden kayarken bulur…
Malikanesinin altında bulduğu mağara ve orijinal zırhlı kıyafet Bruce Wayne’in yeni bir kimliğe bürünmesine yol açar. Artık kötülük yapanların içlerine korku salacak Batman’dir o. Bu yeni kılığı ve polis Jim Gordon’ın yardımlarıyla Batman, mafya babası Don Falcone, uyuşturucu tüccarı Jonathan-korkuluk- Crane ve kendini göstermek için doğru zamanı kollayan, Wayne’e çok da yabancı olmayan, gizemli bir üçüncü şahsın kurduğu çirkin düzeni yıkmak için işe koyulur
NoeL GeCeSi KabuSu
Jack Skellington, Halloween şehrinin balkabağı kralı her yıl Halloween zamanı hep aynı şeyleri yapmaktan çok sıkılmıştır. Bir gün Christmas şehrine bakarken aklına bir fikir geliyor. Noel Babayı kaçırmakla işe başlayan Jack, Christmas şehrine çok değişik bir Noel yaşatıyor. Tim Burton’ın inanılmaz hayal gücünün stop-motion tekniğiyle çekilmiş başarılı bir film
FrankenStein
Bilim ya da çılgınlık? Baron Victor Frankenstein, hayatın gizemini keşfetti ve kendini insanın kanını donduracak olaylar zincirinin akışına bıraktı. Korkunç suratlı, lanetlenmiş bir yaratık ve öldürmeye karşı bir eğilim. Christopher Lee, “Frankenstein’ın Laneti”nin ”Herşeyi başlatan film” olduğunu söylüyor. İngiltere’nin Hammer stüdyolarından çıkan bu heyecan verici klasik film, Lee ve Peter Cushing’in (Victor) birlikte oynadığı bir dizi korku hitinin başlangıcı.
Oyuncular: Peter Cushing, Hazel Court, Detay
Yönetmen: Terence Fisher, Detay
Kategoriler: Korku
LanetLiLeR KRaLiÇeSi
Yaşam açlığı onu büyüledi”
“Ün kazanma aşkı onu uyandırdı”
“Güç kazanma hırsı hepimizi öldürebilir.”
Efsanevi vampir Lestat yıllar süren uykusundan uyanor ve kendini yeryüzünde tanrıya en yakın varlığa çevirir : O bir rock starıdır artık.
O artık müziğiyle Queen Akasha’yı aramaktadır. Akasha ise yüzyıllardır bu müzikle uyanmayı beklemektedir. Artık aradığı şeyi bulmuştur.
Artık Akasha engellenemez güçlerini kullanmaya başlamıştır. Tek istediği dünyada cehennemi yaşatmaktır
BeteR BöceK
Beterböcek, hem 80′lerin hem de Tim Burton’ın en sevilen filmlerinden biri. Çılgınca komik ve stilize,kısaca sürreal takıntılı bir film.Tim Burton’un doğasında var bu tarz anlatım.Biraz komediye biraz gerçeğe yaklaştırmaya çalıştığı filmlerinde çocuklara değil büyüklere eğlencelik ve inanılmazlık baş göstergesiyle filmler çıkarıyor yönetmen.
Öldüklerini anlamayan genç çiftin hayalet olmayı bile beceremeyişlerini anlatan,sinema dünyasının ilk defa dünyaya hayalet gözüyle bakmamızı sağlayan film Beetle Juice.Yakın geçmiş zamanda çekilen Others filminde de ön plana çıkan perili ev hikayelerinin hayal gücüyle hayat bulan ve benzersiz bir kulvarda yüzen klişe bir film Beetle Juice
Henüz ölmüş olan çiftimiz, başkalarınca satın alınmış çok sevdikleri evlerini onlarla paylaşmak istemezler, evlerini bertaraf eden bu garip aileyi kaçırmak için türlü hayalet numaraları yaparlar. Üzerlerine çarşaf geçirip gezmeler, uğultulu sesler çıkarmalar, kafalarını gövdelerinden ayırmalar ve tarif edilemeyecek şekillere bürünmeler… filmde ruh çağırmadan mezar taşı kullanımına kadar bir sürü korku filmlerine mensup olabilecek ortak malzemeye tanık olursunuz.
Hepsi çok klişe gelir kulağa. Ama Tim Burton bu filminde önüne konulan yoğurdu çok farklı bir şekilde yiyor. Film, içerdiği unsurlara rağmen kesinlikle korkutmuyor. Zaten amaç korkutmak ya da gerilim yaratmak da değil. Esprili hatta komik bir şekilde anlatılan bu senaryo, gerek anlatım tarzı, gerekse müzikleriyle insana keyifli bir şölen sunuyor. Bunun yanı sıra bütün perili ev anlatılarına gizlenmiş farklı bir konuyu içerir aslında Beetle Juice.
Eve yeni taşınan çiftin bir de kızları vardır. Sürekli siyahlar giyen Beetle Juice deyimiyle Edgar Allan Poe’nun gotik kızı Lydia, ailesiyle bir türlü uzlaşamayan, kısacası hayatından memnun olmayan bir kızdır.Evin eski sahibi olan hayaletlerle kurduğu dostluk ve onlar sayesinde hayattan zevk alabilmeyi öğrenmesi filmin asıl konusunu oluşturuyor
Alt metinlerini dikkat ettiğinizde oldukça güzel bir tad bırakan film, çocukken izlediğimle ve şu an izlediğimde aldığım tatlar arasındaki farklılıklarla bir kez daha izleme isteğiyle birleşmesine sebep oluyor.
UndeRwoRLd EvoLution [ KaRanLıkLar üLKeSi ]
Gizli ve iyi korunan sırları ve bir vampire avcısının ihaneti ile Vampir imparatorluğu gücünü arttırarak yüzyıllar süren savaşı devam ettiriyordu. Şiddet ve korkunun sınırları gittikçe genişlemekteydi. Fakat bir ölümsüzün güce karşı duyduğu doymak bilmez istek Vampirler ve Lycan’lar arasında yeni ve içinden çıkılması güç kinlere sebep olacaktı.
Selene hayatı için pazarlık yapabileceği tek kişi olan vampirlerin kralı olan Marcus’u aramaktadır. Bir melez olan Michael Selene’e bu konuda yardım etmek istemektedir fakat içindeki Kurt adam kanını control edip edemeyeceğini bilmemektedir. Selene onun arkadaşlığını reddeder. Aşkları genetic kodlardan daha güçlüdür ama Marcus, Selene’i yok etmeye çalışır. Aralarındaki mücadeleden sonra ortaya çıkan ise bu mücadeleden bile daha korkunç bir gerçektir. Selene kendi ailesi bile ihanet etmiştir. Ve Selene intikamını alacaktır…
Sweeney Todd
Tür : Gerilim / Müzikal / Suç
Gösterim Tarihi : 15 Şubat 2008
Yönetmen : Tim Burton
Senaryo : John Logan , Stephen Sondheim , Hugh Wheeler
Görüntü Yönetmeni : Dariusz Wolski
Müzik : Stephen Sondheim
Yapım : 2007, ABD
Oyuncular
Johnny Depp (Sweeney Todd) , Helena Bonham Carter (Mrs. Lovett) , Alan Rickman (Yargıç Turpin) , Timothy Spall (Beadle Bamford) , Sacha Baron Cohen (Adolfo Pirelli) , Jayne Wisener (Johanna) , Jamie Campbell Bower (Anthony Hope)
Tim Burton ve Johnny Depp’i yeniden bir araya getiren Sweeney Todd: Fleet Sokağı’nın Şeytan Berberi 15 Şubat 2008′de vizyonda!
Christopher Bond’un oyununa dayanan orijinal Sweeney Todd, 1979 yılında Broadway’de gösterime girdi ve 8 dalda Tony Ödülü kazandı. Bunlardan biri de En İyi Müzik dalındaydı. Gösterinin komedi, drama ve korku unsurları Sondheim’ın film müziğini andıran çalışmalarıyla bütünlendi. Dünyada yüzlerce kez sahnelenen müzikal son olarak New York tiyatro izleyicisiyle buluştu.
Depp, haksız yere hapse gönderilen, ve sadece bu acımasız ceza için değil, karısı ile kızına olanların üzücü sonuçları için de intikam yemini eden Benjamin Barker’ı, Helena Bonham Carter ise onun saplantılı ölçüde kararlı suç ortağı Bayan Nellie Lovett’ı canlandırıyor.�
Barker, Sweeney Todd kimliğine bürünerek Bayan Lovett’ın pastanesinin üzerindeki, eskiden kendine ait olan berber dükkanına geri döner. Amacı, karısı Lucy’yi ve küçük kızını� ondan çalmak için alçak yardımcısı Beadle Bamford’la (Timothy Spall) birlikte kendisini uydurma bir suçla uzaklara gönderen Yargıç Turpin’i (Alan Rickman) gözlemektir.
Zaman geçtikçe Sweneey ve Lovett ilginç bir ortaklığa adım atacaklardır
Gotik sözcüğü, herkeste genellikle güzel çağrışımlar uyandırır: katedraller, kiliseler, sivri kuleler, eski tarz bir
dekorasyon.Oysa, bu sözcüğü ilk kez kullanan Rönesans dönemi İtalyan sanatçıları için Gotik terimi oldukça değişik bir
anlam taşımış ve klâsik biçimlere karşı çıkan Kuzeyli barbarların, özellikle Cermen kökenli halkların kültürünü
simgeleyen bir sözcük olarak geçerlik bulmuştur.
Gotik sözcüğü ilk önceleri Rönesans olgusunun dışında kalan tüm barbar kültürü ifade etmek için kullanılmıştı. Ancak
sonradan, bu kültür daha iyi anlaşılıp, takdir edilmeye başlanınca daha dar bir anlamda, yalnızca mimari bir biçimi
belirtmek amacıyla kullanılır oldu. Daha yakın dönemlerde ise, halk dilindeki anlamıyla, tümüyle dinsel yapılarla,
özellikle katedraller ile bağdaştırılan bir terim haline geldi. “New English Dictionary” (Yeni İngilizce Sözlük) Gotik
sözcüğü için şu tanımı vermektedir:
“Batı Avrupa’da XII. yüz yıldan XVI. yüz yıla kadar yaygın olan mimari stil için kullanılan terim. Stilin temel özelliği
sivri kemerlerdir. Aynı zamanda mimari ayrıntılarda ve süslemede de uygulanmıştır”.
Aslında bu tanım yeterince kesin değildir. Mimarlık tarihi uzmanlarından bir çoğu, Gotik stilin temel özelliğinin sivri
kemerler olduğunu kabul etmeyip, farklı kuramlar ileri sürebilirler. Ayrıca, Gotik stili yalnızca mimarlığa özgü olarak
kullanmak da pek doğru değildir. Zira Gotik yalnız yapılar için değil; mobilyalar, giysiler, süslemeler, hatta mutfak aletleri
ve davranış biçimleri için bile geçerli bir kavramdı. Ne var ki, günümüzde kilise yapılarının dışında Gotik stilden geriye
hemen hiç bir şey kalmamıştır.
Gotik ortaya çıkana dek Batı Avrupa’daki tüm yapı biçimlerinin temelini oluşturan “Romanesk” mimarlık oldukça basit
bir ilkeye bağlıydı ve özünü eski bazilika inşaatlarından almıştı. Bu ilke, dört duvar üzerine oturtulan düz bir çatıdan
ibaretti. Eğer çatı kubbeli ya da çıkıntılı olursa, yan ağırlıkları taşımaları için duvarların kalınlaştırılması gerekliydi. Bu
nedenle, geniş iç mekânlar gerektiren büyük yapılarda duvarlar fazlasıyla kalın yapılıyordu. Duvarların yeterince sağlam
olması için ise pencerelerin pek küçük olmaları gerekiyordu. Sonuç olarak, Romanesk yapılar bodur ve hantal
görünümlü, iç mekânları karanlık ve hüzünlü yapılardı.
Gotik mimarlar, iç mekânlarda yeterli genişliği sağlayan sivri ve yüksek kemerler kullanarak, Romanesk yapıların
uygunsuz koşullarından kurtulma çaresini bulmuşlardı. Üstelik kemerli payandalar kullanarak yan ağırlıkları
desteklemesini de biliyorlardı. Bu sayede, duvarların üzerindeki büyük yük azaltılmış oluyordu. Açılan büyük pencereler
ve kullanılan renkli camlar iç mekânların tatsız karanlığını ve hüznünü yok ediyordu. Zamanla, yapıyı oluşturan çeşitli
öğeler; kemerler, payandalar, sütunlar ve duvarlar, tıpkı bir makinenin gerekli parçaları gibi, bütün halinde uyumlu bir
sistem biçimine dönüştü. Yapının çeşitli öğelerini uyumlu bir biçimde örgütleyen bu bütüncül sistem Gotik stilin özünü
ve Romanesk stilden ayrılmasını sağlayan ana niteliğini oluşturdu. Kemerler, payandalar, sütunlar gibi teknik özellikler
stili belirlemede ikinci plana düştü.
Violet-le-Duc’ün ünlü Gotik tanımına göre; “tümüyle Romanesk stilden ayrı evrimleşmiş olan Gotik stilin ayırt edici
özelliği, yapının tüm karakter ve görkeminin titizlikle örgütlenmiş ve içtenlikle uygulanmış bir sisteme bağlı
olmasındadır”.
Moore’un tanımlamasına göre; “Gotik mimari kısaca, payandalar ve ayaklar tarafından taşınan bağımsız bir kemerler ağı
ile bunların üzerine oturtulmuş bir çatının oluşturduğu bir yapı sistemidir. Yapının tüm dengesi, ağırlık ve karşı-ağırlıklar
sayesinde sağlanmıştır. Tüm sistem, mimari koşullara ve sanatsal formlara uygun, konularını doğadan alan yontularla
bezenmittir. Gotik, dinsel inanç ile esinlenmiş, ulusal ya da yöresel tutkularla uyarılmış laik zanaatkârların ürünü olan
yaygın bir kilise mimarisidir”.
Moore, Gotik’in anahtarını payandalarda bulur. Diğer uzmanlar farklı kuramlar sunarlar. Porter’a göre temel nitelik
kemerli çatıdır. Phillips sivri kemerlerin tüm sistemin özü olduğunu ileri sürer. Gould için, en üstün değer taş çatılardadır.
Oysa Lethaby, Gotik stilin özünü bu tür teknik özelliklerden çok, yapının genel Orta Çağ karakterinde bulmaktadır.
Paradise Lost 1991′de “Gothic” albümünü çikardiginda, kimse bu ikinci albümlerinin bizleri yepyeni bir türle ‘Gothic Metal’le tanistiracagini
bilmiyordu. Bu albümde “Paradise Lost”, doom ve death metallerden elementler kullanip bunlara Nick Holmes’un erkeksi ve Sarah Marrion’un duru
seslerini eklemisti. Ingiltere’ye kalsaydi kadin vokaller fazla ilgi görmediginden bu hikaye burada biterdi elbet. My Dying Bride ve Anathema
kadin vokalsiz bu isi sürdürenlerin basini çektiler. (Arada Sarah diye birini kullandiysalar da su anda kimse nerede oldugunu bilmemekte bu
kisinin..)
Avrupa`nin diger ülkelerinde durum farkliydi tabii ki. 1992′de Hollandali grup “The Gathering” Bart Smits`in kükredigi ve Marike Groot`un
sakidigi ilk albümleri “Always…”i yayinladi. 1995`teki üçüncü albümleri “Mandylion”la bir devrim gerçeklestirdiler: Bart kovuldu ve
“Anneke Van Giersvergen” tahti ele geçirdi.
Ayni yil, “Theatre of Tragedy” adli grup Norveçte ilk albümlerini yayinladi. Albümde “Raymond I Rohonyi” ve “Liv Kristine Espenaes” yine
yumusak kadin ve sert erkek vokali örneklemelerine katkida bulundular. “Velvet Darkness They Fear” ; grubun 1996 çikisli albümü; 1994`te
yayinlanan “The Third And The Mortal” demosu “Sorrow” ile birlikte Norveç açisindan satir basi sayilirlar. Bu çalismalarda geleneksel müzikle
birlesen sert gitar rifleri hem gruplarin hem de gruplarin ürettikleri müzik olan “gothic metal”in daha genis kitlelere yayilmasini saglamanin yanisira
ülkeyi de oldukça etkiledi. Netekim Norveçli gruplarin çogu röportajlarinda “Paradise Lost”un adini ansalarda çogu hem kendileri gibi Norveçli
hem de gizemli vokal “Kari Rueslatten” ve grubu “The Third And The Mortal”a da çok sey borçludurlar. Female vokalli, dark metal yapan gruplar
Norveçte yükselise geçerler. Içlerinden biri etkileyici vokalisti yada baska bir deyisle “Attractive Frontwoman” “Vibeke Stene” ile biraz daha
yükselir, “Tristania”. Takip eden gruplar “Sins Of Thy Beloved”, “Madder Mortem”, “Sirenia” oldular. Norveç hala “Paradise Lost”un kadin ve erkek
vokalleri karistirma gelenegini takip ediyor fakat bu genellemeye “Madder Mortem” ve “Trail of Tears” katilmamakta. “Trail of Tears” çok sevgili
bayan vokali gruptan atip “Green Carnation”dan “Kjetill Nordhus”u getirdiler.
Hollanda cephesinde 1997`de ilk albümleriyle “Within Temptation” göze batan gruplardandir. Vokalist “Sharon den Adel” baslarda onlarin da Paradise Lost`tan
etkilendigini itiraf ediyor. “After Forever”, “Autumn” ve “Epica”nin ise ayni yil “Angels Fall First” albümünü çikaran “Nightwish”ten etkilendigini
düsündügünü söylüyor. Finlandiyali grup Nightwish sirasiyla “Oceanborn” (1999), Wishmaster (2000), “Century Child” (2002) ve “Once” (2004) albümleriyle
kendine hatiri sayilir bir kitle olusturdu. “Within Temtation” ise 2000 tarihli “Mother Earth” albümünün getirdigi basarinin molasini 2004`ün sonuna kadar
sürdürürken, pesinden pek çok grubu sürüklemeye baslayan Nightwish Avrupa`yi fethetmeye kafasina koymustu.
Tamami Hollanda kökenli olan “After Forever” 2000, “Autumn” 2001, “Epica” ise 2003`te kuruldular. Fakat kurulur kurulmaz “Epica” kendilerine
hiçte hos olmayan “Replica” daha bir Türkçelestirmek gerekirse “KOPYA” nickname`ini aldi.
Peki Avrupa`nin geri kalani? Fransada “Penumbra”, Hirvatistanda “Ashes You Leave”, Italyada ise “Lacuna Coil” Avrupada adini sikça duyuran diger gruplardandir.
Almanyada “Gothic metal” popüler bir tür olmasina ragmen, ülke “Flowing Tears” disinda adi duyulmus baska gruba evsahibi olmamistir. Lüksemburgda
“Erben der Schopfung” (Daha sonra grubun adini insancil davranip “Elis” olarak degistirdiler), Avusturyada ise Nightwish`in birebir kopyasi “Edenbridge” boy göstermistir.
150 Ytl’ye Nasıl Gothic olunur ??
Elimizde normal fizikte,omuzlardan aşağı boyda saça sahip,150 ytl si ve bir converse si olan normal sünepe bir kızımız var.
dış görünüm herşeydir ,baştan aşağıya yenilenmek gerekir o nedenle 150 ytl ile alışverişe çıkıp olabildiimiz kadar marjinal olcaz.
alınması gerekenler ve fiyat listesi
bir kutu tercihen siyah,viyole saç boyası 5 ytl
bir adet kareli çizgili acayip renklere sahip kapri pantolon 25 ytl
bir adet çizgili sağından solundan ipler vs sarkan tişört 10 ytl
siyah kırmızı ruj,siyah oje,siyah ve uçuk renkte göz kalemi 10 ytl
deri tasma bileklik küpe tarzı takılar ve converse bağcığı(farklı renlklerde)çizgili eldiven 25 ytl
kareli veya üzerinde grup vs bulunan çanta 25 ytl
kuul zımbalı zincirli kemer 10 ytl
file çorap 5 ytl
ucuz sağlıksız bir mekanda piercing 20 ytl
kuaför ve kahkül kesimi 15 ytl
iki adet CD tercihen anathema, HIM,manson,slipknot 5 ytl
bütün bunlar giyilir ve uygulanır.çok sert kuul bakışlarla fotolar çekilip yonjaya konulur,ismi beğenilen her grubun iki tane şarkısı öğnenilip ezberlenilir ve hayranı olunur,sert hatun imajına yatılır,karizmasınızdır ,herkes beğenilmemelidir,taksimde nevizade mekan edinilir,her şey biliniyormuş gibi davranılır
kesinlikle Ville valo ya aşık olunur
en favori filmler the crow,requiem for a dream olmalıdır
sesinizi kalınlaştırın
gerçek marjinalleri ezin ezdirin
üşümeyin yemeyin sıçmayın unutmayın siz kulsunuz
kendinizden üç beş yaş büyük taksim tipi çulsuz bi sevgili edinin
yonja,msn space,hi5 ne kadar interaktif ortam varsa hepsine dalın
gotik fotoları profilinize koyun
hayattan nefret edin,çok acı çekin
çektiniz fotolarda alttan yandan bakmayı asla unutmayın
Galatasaray Lisesi’nin önü, emo’ların toplandığı yerlerin başında
Emo’lar çıktı meydana
Herkes bir gruba dahil olarak kendini tanımlama ihtiyacı içinde Yaşları 14-20 arasında değişen, saçlarını tek gözlerini kapayacak şekilde tarayan, dar pantolonlar giyen emo’lar da aynı dürtüyle hareket ediyor En büyük şikâyetleri ise her kötü olayın kendilerine mal edilmesi Geçen hafta annesini satırla öldüren MF de emo olarak anılmıştı
“Nezaman otobüse binsem yan koltuğum boş kalır, kimse oturmak istemez,” diyor biri Diğeri “Yolda yürürken garip garip bakıyorlar, laf atıyorlar, sirkte mi çalışıyorsun diyen bile var,” diye yakınıyor Kuşkusuz dış görünüşleri sıra dışı; davranışları, hatta bakışları da adeta “Ben farklıyım,” demek istiyor Çünkü onlar birer ‘emo’ Dar pantolon giyiyorlar, saçlarını yüzlerinin yarısını kapatacak şekilde itinayla tarıyorlar, gözlerini koyu renk boyuyorlar… Emo, İngilizce ‘emotional’ (duygusal) kelimesinden geldiği için, bu akımı benimseyenlerin de hisli gençler olması gerekiyor İstanbul’da çoğunlukla İstiklal Caddesi’nde Galatasaray Lisesi civarlarında veya Kadıköy’de Rexx Sineması önünde toplanıyorlar Geçtiğimiz perşembe akşamı Galatasaray Lisesi’nde Hayko Cepkin konseri vardı Pek çoğu sıkı bir Hayko Cepkin hayranı olduğu için lisenin önünde toplanmışlardı Kızlardan biri elinde saç spreyi, diğerinin saçlarını yerçekimine karşı koymaya zorluyordu Bir ton sprey arasında boğulsak da, biz de konser hazırlığına dahil olduk Daha saçları kabartılması gereken çok kişi vardı! Caddenin ortasında gelip geçenlerin bakışları, hatta “Film mi çekilecek burada?” soruları arasında artık herkes geceye hazırdı Bu arada çoğunun yaşları 18′i geçmediği için gece gezmelerine çok da dahil olamadıklarını anlatıyorlar
İMAJ DÜNYASI…
Konuştuğumuz erkeklerin hepsi, emo olmadıklarını üstüne basa basa söylüyor “Çünkü emo’lar biseksüel olur,” diyorlar Biseksüel olarak anılmaktan çekiniyorlar Kızlar ise tam bir emo olduklarını söylüyor; çünkü onlar için biseksüellik kuralı yokmuş Bunun üzerine Ramazan Yılmaz araya giriyor: “Kızlardan emo olmaz Çünkü emo’luk erkeklere özgüdür, biseksüel erkeklere…” Neslim Irmak Kongur ise “Öyle bir şey yok, ben emo’yum işte!” diyor Özellikle İstanbul’da birkaç yıldır çoğalan emo’lar, dünyada 1985 yılında ortaya çıktı ve 2000′lerin başında da bir alt kültür olarak yayılmaya başladı İlk çıkışı aynı isimli müzik türüyle oldu Hardcore punk olarak tanımlanan bu müzik türünün sözleri, kalp kırıklığı, terk edilme, ayrılık acısıyla dolu Ama Türk emo’lar bu müzik türünün biraz ‘dinlenmesi zor’ olduğu fikrinde O yüzden Hayko Cepkin, Şebnem Ferah dinliyorlar Emre Aydın sevenler bile var… Zaten Türk emo’ların çoğu, bu kültürün tarihi hakkında pek fikir sahibi değil İş biraz, imaj kısmında kalmış gibi… Emo kid olarak da tanımlanan emo’lar, kimine göre ise bir grup ‘zibidi’ TIME‘ın haberine göre geçenlerde Mexico City’de ‘anti-emo’ grupları, emo’lara saldırdı Türkiye’de böyle bir durum yok Ama Facebook’ta ‘Emosuz Bi Taksim İstiyoruz!’ adıyla bir grup kurulmuş ve 4 bin 721 üyesi var Bu arada hazır olun, milyonda bir ihtimal de olsa, Galatasaray’dan geçerken sizden 1 YTL isteyebilirler
10 adımda emo kültürü
1 Yaşları 14-20 arasında
2 En önemli kural saçlar Saçlar tek gözü kapatacak şekilde öne doğru taranmalı ve spreylenmeli Kısa saçlı veya kel bir emo olamaz
3 Dar pantolon giyilmeli Damalı olanları makbul
4 Ayakkabılar Vans veya Converse olmalı
5 Gözler koyu renk far sürerek boyanmalı Mor ve kırmızıya yakın farlar da aynı puslu bakışı vermek için ideal
6 Soluk benizliler emo’luk konusunda daha şanslı
7 Renkli oje sürülmeli
8 Hüzünlü ve dertli bir intiba uyandırmak gerek Her an ağlayacakmış gibi bir bakış da cabası
9 İyi bir emo, zayıf olur Öyle hassastır ki, yemez içmez Aralarında hiç et yemeyen de var
10 Yere, kaldırıma oturulur
Satanist değiliz
Emo kültürü hakkında konuştuğumuz gençlerin hepsi, satanist olarak görülmekten şikâyetçi “Biz simsiyah bile giyinmiyoruz, neden böyle yapıyorlar ki?” diyorlar Çoğunun din, inanç konusunda da çok fikri yok “Her türlü kötü olay niye bize mal ediliyor?” diye yakınıyorlar Örneğin geçen hafta Bursa’da annesini satırla parçalayıp öldüren 17 yaşındaki MF satanist ve emo olarak adlandırılmıştı MF ifadesinde “Satanist değil, ateistim,” demişti
Beyoğlu’na gide gele öğrendim
Ramazan Yılmaz (17)
“İki buçuk yıldır bu tarza sahibim Beyoğlu’na gelmeye başlamamla birlikle bu tarzı tanıdım Bağcılar’da oturuyorum O zamanlar o kadar da yoktu zaten Yaygın kanının aksine simsiyah giyinmiyoruz Metalciler simsiyah giyinir Biz renkli giyiniriz Biraz punk’a kaçar ama tam punk da değil…”
Bugün en az 10 kişi laf attı
Can Akıncı (15)
“Aslında ben emo değil, punkçıyım Emo’lar biseksüel olur; onlar için cinsiyet önemli değildir İki yıldır böyle giyiniyorum İnternette resimleri gördüm ve hoşuma gitti ’a giriyorum Annem giyimimi normal karşılıyor ama babam sert çıkıyor Zaten ben de annemle yaşıyorum Okumuyorum, okulu bıraktım Gitar çalıyorum ve müzisyen olup grup kurmak istiyorum Yolda yürürken insanlar beni garip karşılıyor İstiklal Caddesi’nin başından aşağı kadar en az 10 kişi dönüp ‘İbne,’ dedi ‘Kız mısın, erkek misin belli değil,’ diyorlar Bu da sinirlerimi bozuyor Yine de vazgeçmiyorum Çünkü hoşuma gidiyor Onlar gibi takılmak zorunda değilim Onlar bizim gibi takılsın Farklı olan ben değilim, onlar Makyaj yaptığım için satanist diyen de çok”
Tarzımı böyle yansıtıyorum
Aybüke Özkan (17)
Ben bir emo’yum Emo duygusaldır, hep ağlayandır Ben de hep ağlarım Çünkü sorunlar olur Cibali Lisesi’nde okuyorum Tarzımı yansıtmak için saçlarımı böyle tarıyorum Punk var, gotik var, rock var… Emo’lar da kendini farklı kılmak için böyle yapıyor”
Babam tarzımı beğenmiyor
Neslim Irmak Kongur (15)
“İstiklal Caddesi’nde oturuyorum O yüzden hep buradayım En çok Cafe Karınca ve Klan’a gidiyoruz Ailemle yaşıyorum ve onlar ilk başta böyle giyinmeme çok tepki verdi Sonra alıştılar Babam beğenmiyor ve istemiyor Ama annem bu konuda yardımcı oluyor Onunla alışverişe gidebiliyorum Beyoğlu’ndaki pasajlardan, Köstebek’ten alışveriş yapıyoruz Tüm emo’lar gibi sevincimi, üzüntümü anında gösteririm Ama içime kapanık değilim Moda tasarımcısı olmak istiyorum Pera Güzel Sanatlar Lisesi’ne gideceğim Sonra kendime modaevi açmak
__________________
Hardcore Punk’ın bir uzantısı olarak başlayan Emo Rock kısa zamanda, Modern Punkların ve Indie Rockerların yeni favorisi oldu, progressif gitar tonları, karmaşık şarkı yapıları, melodik ve dinamik gürültüsü ile hemen tanındı. Bir kısım ise Pop’a daha yakın durdu. Emo şarkı sözleri, oldukça kişisel, şiirsel ve biraz da itiraf havasında. Diğer Rock türlerinden biraz daha az maço. Her ne kadar “sen bunu külahıma anlat” dense de, reklam ve ticari kaygılara karşın, reklamı yapılan müziğin gerçekten duyguları yansıtamayacağı görüşündeler. Bu yüzden aynı anda hem enerjik ve mücadeleci, hem de kişisel, özel ve aşırı duygusal olmayı başarabilen bir tarz
Nihilizm ve Decadence Kültürünün En Son Ürünü [değiştir]Muhafazakarlaşan dünyanın bir diyalektiği sonucu oluşmuş,oluşmakta olan altkültürümsü..Özellikle 70′li yılların muhalif gençliğinin sistemli bir şekilde sindirilmesi sonucu, tüm dünya gençliğinin içinde bulunduğu, nihilist,amaçsız durumun bir yansımasıdır. Punk gibi öfkeli,cesur bir müziğin böyle bir akım doğurması şaşılacak birşey olsa da, kavramların içini boşaltıp daha zararsız hale getirmeye çalışan sistemin öz-kontrol mekanizması altında anlaşılabilir.The Who ve hatta The Beatles ( bkz: Helter Skelter ) ile başlayan aktivist ve karşı durmanın keyfini yaşayan müzik,yerini daha içe dönük olduğunu iddia eden üretimlere bırakmıştır..Ama unutmamalıdır ki ; bireysellik ve içe dönüş bir birikimin, gözlem ve bilgi deneyimlerinin sonucunda yaşanmıyorsa bir boşluktan öteye gidemez..Bu noktada Nietzsche’den bir çok alıntıyla konuya gönderme yapılabilir.Ama yapmayalım ; kulağı olan işitsin.
Ben Emoyum Baba!!
Sen HİÇ Emo Oldun Mu?
SaÇlarini DÖktÜn MÜ ÖnÜne GÖzyaŞlarini Saklamak İÇİn…
S!yahlara BÜrÜndÜn MÜ,toz Pembe Hayallerİn Yikilmasin Dİye…
MutluluĞun PeŞİnde KaÇ Kere Kayboldu GÜlÜŞlerİn?
KaÇ Ker3 Y3m!n Ett!n B3n Emo Yum Dİye!!!
KaÇ Kere İsyan Ettİ YÜreĞİn Nefrete???..
Defalarca Bİle Bİle İmkansizi SeÇtİn Mİ?
KaÇ Kere YalnizliĞin ÖnÜnde EĞİldİ GÖzyaŞlarin…
KaÇ Kere Yemin Ettİn Ben Emo Yum Dİye!!!
KaÇ KİŞİden Sakladin GulÜŞlerİnİ?
KaÇ Defa Cam Kenarinda Firtinayi Bekledin …
KaÇ Kere Muson Da Şarki SÖyledİ GÖslerİn….
KaÇ Kere Dar Sokaklarda Sakli Olani Buldu Yuregin..?
Sen HİÇ Emo Oldun Mu Baba??
Yeter Artik Nefretle Bakma Bana !!!
Psİkopatlik Demeyin DawraniŞlarima…!
Parcalanmis Kalbimin Parcalrini Bulmak Kolay Deİl İnan Bana…..
Hayat Mi Manyak ? Ben Mİ Delİyİm?…
Ben Normal Deİlİm Baba!!
Hayat Anormal Bense Ayak Uyduruyorum….
!! Ben Emoyum Baba!!
-Duygusal Ergen,Kaç Hadi Benden
-Ben Rap Yaparken,Ağlama Birden
-Emo Emo Geliyor Tiplere Bak Sen
-Acayip Hayvanlara Benziiisen
Hey dostlar,nedio bu SiRmC
Bilen,duyan,anlayanınız var mı hiç
Hani bir söz vardır lügatımız da
Dinime söven de,bari Müslüman olsa
Bak sana bi cevap da biz emolarda!!!!
-duygusal ergenim,varmı benim gibim
-senin yaptığın rap’e gülerde geçerim
-emo emo gelior,ZORUNA mı gidiyor
-karşıyakadan acayip sesler gelior
Bilmiyorum hangi akla hizmet edersin
Biz Emolarla dalga geçersin
Üstüne birde küfür edersin
sen kendini ne zannedersin
yaptığın da çok ayıp, bilesin
şöyle dönüp baksa bir aynaya
gülüverecek kıçında ki şalvara
yada batı taklidi rep tarzına
Hadi diyelim ki biz biseksüliz
Hemcinslerimizle sevişmeyi severiz
bilmemki seni niye alakadar ederiz
düşündüğün gibide anormal değiliz
Sevsen de sevmesende budur tarzımız,
Marjinaliz,uc noktalarda yaşarız
bakımlıyızdır,takıp takıştırırız
Pircing,küpe olmasa olmazımız
E bu demek değildir ki satanist yada eşcinseliz
Biz bu tarzı içimizden geldiği için severiz
Duygusal ergenim,var mı benim gibim
Senin yaptığın rap’e gülerde geçerim
Emo emo gelior,ZORUNA mı gidior
Karşıyakadan acayip sesler gelior
Doğal gaza zam gelmiş,millet donmuş
Meclisimiz pkk lı ile dolmuş
hükümetiniz ise AB yavşağı olmuş
SiRmC bey se kafayı bizimle bozmuş!
Bak kardeşim rap için onca konu varken
neden biz emoları eleştirmen
sana zararımız ne,onu bile bilmezken
saygı göstermeyi bekleme bizden
Biz biz biz duygusal ergeniz
emin ol şakaya hiç gelmeyiz
bizi sinir edeni de ayakta mikerizz
Biz biz biz duygusal ergeniz
emin ol haksızlığa hiç gelmeyiz
Tek istemiz saygı duymanız
E bu da biraz hakkımız…..
Makyajda da sanatta olduğu gibi “chiaroscuro” olarak adlandırılen ışık ve gölge tekniğinin iki basit kuralını bilmek gerekir: Açık renkler ışık verir ve hacim kazandırır, koyu renkler gölge yapar ve hacmi küçültür. “Chiaroscuro” ışık ve gölge tekniğini makyaja uyguladığımızda, açık renkler, yüzümüzdeki dar alanları geniş göstermek, çökük ve koyu bölümlerini yumuşatmak için; koyu renkler ise, çok geniş bölümleri daraltmak, uzun bölümleri kısa göstermek için kullanılır. İki ayrı renk yan yana geldiğinde çarpıcı bir zıtlık ortaya çıkar. Buna
kontrast denir.
Makyajdaki temel prensip, bu kontrastlardan yararlanarak yüzdeki kusurları düzeltmektir. Örneğin, burnunuza uyguladığınız rengin daha koyusunu burun ucuna ve burun kanatlarına uyguladığınızda burnunuz normalden daha kısa ve ince görünecektir. Aynı yoğunlukta ama aynı olmayan iki rengi yan yana koyarsak, parlak olan renk her zaman daha açık görünür. Aynı koyuluktaki mavi ile sarıyı yan yana koyduğumuzda mavinin daha koyu görünmesi gibi.
Siyah ve beyaz, ışık ve tonun en güçlü kontrastını yaratan iki renktir. Siyah, koyu ve tonludur. Saf ve duru bir rengin yanında daha parlak görünür. Diğer yandan beyaz, şeffaf ve durudur. Tüm renkler beyazın yanında koyu görünür. Siyah, karıştırıldığı rengi kasvetli yapar ve parlaklığını azaltır; beyaz ise canlandırır.
Kontrast sadece açık ve koyu veya sıcak ve soğuk renklerin bir araya gelmesiyle oluşmaz. Tamamlayıcı kontrastlar da vardır. Bunlar bir araya gelince birbirlerini takviye eden renklerdir. Birbirleriyle karışınca ise, yok olup gri-kahve bir renk alırlar. Tamamlayıcı kontrastlar, özellikle göz makyajında gölgeyi nötralize etmek ve göz rengini ortaya çıkarmak için sıkça kullanılır. Kahve-turuncu, mor-pembe göz farı uygulamaları gibi.
Hızlı makyaj yaparken
Ten
Cildiniz donuksa kayısı ve bej tonlarında bir makyaj altı sürün.
Göz altlarınızda morluklar, yüzünüzde sivilce ve kızarıklıklar varsa mutlaka bir kapatıcı (concealer) kullanın. Rengi cildinizden bir ya da iki ton açık olmalı. Kapatıcıyı parmaklarınızla cildinize iyice yedirin.
Fondöteninizi uygulayın. Fondöten rengini cildinizle aynı tonda veya yarım ton daha açık seçin.
Büyük bir fırça ile pudranızı ve allığınızı sürün.
Göz
Üst göz kapağınızın tamamına göz farını sürün. Gözleriniz koyu renk ise ideal far renkleriniz bej ve sedef tonlarıdır. Açık renk gözlerde her renk rahatlıkla kullanılabilir. Gri, siyah ve kahverengi derin bir bakış; mavi ve yeşil tonları ise daha genç bir görünüm verir.
Gözleriniz büyükse göz içine, küçükse kirpik diplerinden kalem çekin. Pamuklu çubuk ile çizgiyi dağıtıp gölgelendirin.
Kirpiklerinizi tarayın ve iki kat rimel sürün.
Dudak
Dudak kalemi kullanıyorsanız, rujunuza uygun bir renkle dudaklarınızı çevreleyin.
Fırça ile rujunuzu sürün. Dudaklarınızın tam ortasına bir parça parlatıcı ekleyin.